Bizimkisi ilk görüşte aşk değildi. Daha birbirimizi görmeden aşık olmuştuk çünkü.Sesimizi duymak bile yetmişti aşık olmamıza. Nasıl mı? Okumaya devam edin lütfen.. Bundan tam ondokuz sene önceydi. İkimizde aynı şirketin farklı şehirlerdeki iki ayrı şubesinde çalışıyorduk.İşimizin gereği telefonla konuşuyorduk. Zamanla bu iş gereği açılan telefonların sayısı artmaya, konuşma süresi uzamaya başlamıştı. Artık ev telefonlarımızın numaralarını da biliyorduk (o zaman cep telefonu yoktu {yaşlandık galiba} neyse). İş harici evden de konuşmaya başlamıştık. Zeki'nin ilk olarak ses tonundan çok etkilenmiştim. Sonra konuşma tarzı, adabı, düşünceleri, yaklaşımı beni çok etkilemişti.Daha görmeden sesine aşık olmuştum bile. Her şeyden konuşabiliyorduk. Gülüyorduk, eğleniyorduk, dertleşiyorduk ve en önemlisi birbirimizi çok iyi anlıyorduk.Ama yinede insan azcık da olsa tipini merak ediyor işte. Sormadan duramadım ve tipini tarif etmesini istedim. "Mesela gözlerin ne renk" dedim.Cevabını hala bugün gibi hatırlarım "farzet ki gözlerim görmüyor, sevgiyle bakmıyor, ne renk olduğunun ne önemi var" demişti. Çok etkilenmiştim. Beş ay boyunca birbirimizi görmeden, sadece telefonla konuşarak arkadaşlığımızı devam ettirdik.Saatlerce telefonla konuşuyorduk.Sonunda tanışmaya karar verdik ve Mayıs ayında tanıştık. İlk görüştüğümüzde çoktan aşık olmuştuk birbirimize.Eylül ayında nişanlandık ve bir sene sonra yine Eylül ayında evlendik. Allah' ın izniyle bu sene onsekizinci yılımızı dolduracağız inşallah. Ama bu evlilik yıldönümü yazım değil. Niye mi yazdım? Bugün hayatımın aşkı, canım eşimin doğumgünü..
DOĞUMGÜNÜN KUTLU OLSUN AŞKIM. İYİKİ DOĞDUN, İYİKİ SEVDİM SENİ, İYİKİ SENİNLE EVLENDİM VE İYİKİ VARSIN. YENİ YAŞINDA DİLEDİĞİN HER ŞEY GERÇEK OLSUN VE GERÇEKLEŞEN HAYALLERİN SENİ HEP ÇOK MUTLU ETSİN. TÜM HAYATIN BOYUNCA HER ŞEY GÖNLÜNCE OLSUN.
Yaşım ilerledikçe çocukluğumu ve o günleri daha çok özlüyorum.
Bugün annemin sık sık kullandığı bir sözü aklıma geldi; ”Çok güzel bir
çocukluk geçirdik, biz çok şanslıydık” der hep. Eskiden neden bunu
söylediğini anlamazdım. Ama şimdi onu çok iyi anlıyorum. Artık aynı
şeyleri ben de söylüyorum.
Milenyum çağındayız ve teknoloji hayatımızın bir parçası oldu.
Çocuklar teknoloji ile iç içe büyüyorlar. Daha ilkokulda cep telefonları
oluyor. Bilgisayar hayatlarının merkezinde yer alıyor. Sürekli
bilgisayar başında internetteler. Her şeylerini sanal yaşıyorlar;
oyunlarını, arkadaşlıklarını, aşklarını. Sanal ortamda yaşayan asosyal
çocuklar yetişiyor. Günümüzde artık bebekler doğduğunda önce nüfusa
sonra facebooka kaydı yapılıyor..
Oysa biz öyle miydik? Arkadaşlarımız gerçekti. Oyunlarımız, aşklarımız gerçekti. Gülerdik, eğlenirdik, ağlardık, sevinirdik. Birbirimizin
gözünün içine bakarak yan yana bütün gün sokakta oyun oynardık.
Koşmaktan yorulur ve kan ter içinde kalırdık. Terlemeden, terli terli su
içip hasta olmadan çocuk olunur mu, hiç?
Sokakta oynayan, koşan, yorulan ve akşam eve geldiğinde erkenden yatan
mutlu çocuklardık biz. Biz güzel bir çocukluk geçirdik. Evet, artık ben de annem gibi düşünüyorum. Biz çok
şanslıydık..
Alpullu’ nun
havasından mıdır, suyundan mıdır bilinmez; içinde yaşayan insanlar bir insancıl, bir sıcak kanlıdır ki... Sadece onunla kalsa,
saygılıdır en başta ve yardım severdir… Dosttur; yıllar... yıllar geçmiş olsa üzerinden, göremesen
birbirini senelerce, bulduğunda bir gün karşında kaldığı yerden devam eder
dostluk hiç ayrılmamış gibi…
Ukalalık gibi olmasın, sakın yanlış anlamasın orada yaşamak
kısmet olmamış kişiler, öğünmek gibi de değil bu biraz "yiğidi öldür ama
hakkını ver" denir ya onun gibi bir şey işte.. İnsanlıkta madalya yerine, unvan
dağıtılıyor olsa Ordinaryüs Profesörlük hakkımızdır yani..
Ailenin ilk
iki erkek çocukları Timur ve Doğan, Fabrikanın gazinosunda toplu olarak
yapılan sünnet düğünüyle erkekliğe ilk adımı atmış oldular.. Fato, yıllar sonra
anlatırken bile göz yaşlarını tutamıyordu.. Onun için evlatları çok
değerliydi.. Torun torba sahibi olduklarında bile, üzülmelerine dayanamazdı.. Oğullarının sünnet olduğu
haberi gelene kadar "neler çektim" derdi.. Erkek evlat sahibi olup, sünnetini
yaptırdığımızda onu çok iyi anladım. Tabii beno anları sadece
anlatılanlardan biliyorum.. Ailede en küçük olmak hem iyi, el bebek gül
bebek el üstünde tutuluyorsunuz.. Hem de bütün bunları göremediğim,
kaçırdığım için kötü..
Gencecik
bir delikanlıydı Ali.. Tarlalarda çalışırken kendi kendine verdiği sözü
tutmuştu.. Yetimliği, yalnızlığı çok acımasızca tattırmıştı kader ona, ama
sonra güldürecekti yüzünü sözünde durup armağanlarını göndererek.. Kocaman bir
ailesi olmuştu.. Saray’ıniki odalı,
küçücük lojmanına sığdırmıştı hayallerini.. Her birinin arasında bir buçuk ya da
iki yaş vardı.. Büyükçe bir tencerede mama yapardı Fato.. En küçüğüne
yapacak olsa yetmezdi,kaşığını alan
gelirdi tencerenin başınahepsi yemek
isterdi çünkü...
Altı çocuğa bakmak kolay değildi.. Onları doyurmak, giydirmek
özveri isterdi... Otuz yıllık memuriyet hayatında, hiç izin kullanmamıştı
Ali.. Çalışkanlığına hayran olmamakelde
değildi… İstemekle kalmadı, canla başla çalışıp onlara çok da güzel baktı…
Ben… Saray' da doğma şerefine nail olamadım maalesef.. İçimde mahrumiyetini hep taşıdım.. Daha sonraki yıllarda canımdan çok sevdiğim
insanların evlerinde kalmışlığım çok olmuştur. Ali, Fato ve altı çocuğu tel
içinde lojman verildikten sonra oradaki eve yerleştiler.. Burası da çok büyük
değildi, iki odalıydı yine ama mutfağı oda sayılacak kadar büyükçeydi.. En
azından oturulacak bir divan ve masa konulabilirdi.. Her zaman şükreden
insanlardı ikisi de "bunu bulamayanlar var" derlerdi, kendilerini şanslı
görüp.. Yeni lojmanda
bu kalabalık aileye yeni bir can daha geliyor haberi çok mutlu etmişti hepsini.. Beş oğlana karşı bir kız olan Ruhan, kendisine bir
kız kardeş vermesi için çok dua etmişti Yaradana..
Şimdiki gibi ultrason falan yok. Merakla beklenir, hamileye göz
ultrasonuyla bakılır; karın önde sivriyse erkek, kalçaya doğru genişlemişse
kız olacağı kesindi… Haaa birde hamileden habersiz oturacağı yere minderin altına makas ve bıçak
konur; hangisinin üzerine oturursa muhakkak çıkar yanılma payı hiç yok.. Hani
kızlara terzilik yakıştırılır, makası onun için koyarlar; bıçak da erkek işidir diye…
Aylar
su gibi akıp geçmişti.. Çok soğuk olurdukışlar o zamanlar. Diz boyu kardı her yer. Ocak ayının on dördü,
pazartesi sabahı Tolga ailesinin yedinci çocuğu kız olarak dünyaya
geldi… Aileye bu
soğuk kış gününde yeni katılan minik kız çocuğuna, onları çok seven teyze kızlarının isteği üzerine Reyhan adını koyarlar.. Hem
Ruhan’a da uysun diye… Dağlarda yetişen, mis kokulu, bin bir derde deva Reyhan
çiçeği gibi gönüllere dolsun istemişler..
O minik kız çocuğunun bugün doğum günü.. Elli
yedinci yaşın kutlu olsun.. Dağlar Kızı REYHAN..
Bir
daha gelsem dünyaya.. Sorsalar bana ne istersin diye.. Yine bu ailenin
en küçüğü.. Yine kardeşlerimin tekne kazıntısı olmak isterim.. Bundan
daha güzel ne isteyebilirim ki.. Dağlar kızına en güzel doğumgünü hediyesi böyle bir aileye sahip olmaktır.. Teşekkürlerimi sunuyorum Yüce Rabbime..
Alpullu’
nun efsaneleşmiş yapılarından sadece biridir SARAY.. Tren istasyonu,
Mimar Sinan' ın yaptığı Sinanlı Köprüsü gibi SARAY da Osmanlı' dan kalma
bir yapıdır. İlk önce askeri kışla olarak yapılan, daha sonra lojman
olarak kullanılmaya başlanan, yıllarca bir çok aileye ev sahipliği
yapmış; üç katlı, otuz sekiz haneden oluşan büyük ve çok şirin bir
binadır.
İlk okuldayken resim dersinde en çok onu çizmeyi severdim, defteri
haşmetiyle doldururdu. Bir sürü penceresiyle diğer evlerden farklılık
kazandıran bir havası, bir cakası vardı. İçinde cıvıl cıvılçocuk
seslerinin çınladığı uzun koridorları, tırabzanından kayarak inildiği
geniş merdivenleri, ortak kullanılan hamam kıvamında banyolarıyla,
yaşayanların gözünde adeta devleşmiştir.
Ne Buckingham Sarayı, ne Taj Mahal, ne de Kanuni Sultan Süleyman’ ın dillere destan Topkapı
Sarayı. Hepsi O’ nun yanında sönük kalır… İçinde büyüttüğü
kraliçelerin, kralların, penslerin, prenseslerin eline su dökemez gelse
Kraliçe ELİZABETH ….
Ali ve Fatosu saraydaki lojmana yerleşmişlerdi.. Çocuklarını burada daha rahat bir şekilde büyütebilecekleri
için seviniyorlardı, lojman kaloriferliydi çünkü.. Hem odun kömür
derdinden kurtulmuşlardı hem de masraflar azalmıştı. İki erkek
çocuklarından sonra ailenin ilk kızı, adını teyzesinin koyduğu Ruhan katıldı aralarına.. Güzelliğive karakteri ile gerçekten saraylara layık bir evlattı, her zaman ailesini koruyucu kişiliğiyle örnek bir kardeş, abla olacaktı .
Yetim Ali.. Daha küçük bir çocukken söz vermişti kendi kendine.. Yalnızlığını, acılarını unutturacak kocaman bir aileye sahip olmayı hayal etti… Allah' tan çok çocuğu olmasını diledi, onun bu isteğini geri çevirmemişti kurban olduğu yaradanı.. Fahri, Bahri ve Atilla’ nın arka arkaya doğumuyla iyice büyümüştü ailesi.. Fahri çok sakin sessiz bir yapıya sahipti… Ali’ nin Alpullu’ ya gelip fabrikada işe başlamasına vesile olan Abdullah (Alpüstün) agası ve hanımı Hasibe hanım teyze, Fahri’ yi kendi evlatları gibi çok severlerdi. Fahri de onlara çok
düşkündü ve hep onları ister, onlara kaçar giderdi… Annem, onun için
“bize hiç sokulmaz, sanki üvey evladımız.. Hep onları ister” derdi.
Bahri biraz yaramazdı… Yine Abdullah agaların evinde emekleyerek mutfağa
gitmiş… Yerdeki elektrik ocağının üzerinde kaynayan su güğümünün
devrilmesiyle çok kötü bir şekilde yanmıştı. Kolunda izlerini hala
taşıyor…
Ali’
nin çok sevdiği arkadaşının ismini verdiği en küçük oğlu Atilla.. Çok
sevimli topaç gibi bir çocuktu, ileride hepsi yakışıklı birer delikanlı
olacaklardı... Henüz tek kız olan Ruhan; ceplerini daima doldurduğu etekleriyle beş oğlanın içinde bir çiçekti… Bir örnek giyimli oğlanların
her zaman tertemiz olmalarına özen gösterirdi FATO…. Beni merak
ediyorsanız haftaya doğumumda buluşalım sevgili dostlarım…
Yetim Ali’ yi zorlu bir hayat bekliyordu. Babaannesi onun her şeyi idi.
O öldükten sonra kendini bu dünyada yapayalnız, çaresiz hissediyordu.
Amcası, yengesi ve Abdullah ağabeyi ile köydeki hayatına devam etti.
Tarlalarda, bostanlarda çalıştı. Tarlada çalışmak zordu.. Yorucuydu..
Acıktıklarında, evde mayalayıp pişirdikleri ekmeklerini sirkeli suya
doğrayıp yiyorlardı.. Çok lezzetli olmuyordu tabii ama bir nebze
olsun midelerini susturabiliyorlardı... Ali genç, yakışıklı bir delikanlı olmuştu.. Güçlü kuvvetliydi de, çalışmaktan gocunmaz,sabah ezanından akşam hava kararana kadar tarla sürerdi. Yine bir gün işe ara verip karnını doyurmaya hazırlanırken birden acıyla bağırmaya başladı... Ayağına paslı bir çivi batmıştı...
Ayağına çivi batması sonucu tetanos olmuş, ateşler içinde günlerce
ölümle pençeleşmişti. "Kurtulamaz bu çocuk" gözüyle bakmışlardı Ali’ ye.
"Öldürmeyen Allah öldürmez" sözü bir kez daha doğru çıkmıştı, onun bu
hastalığı yenmesiyle. Doktorun bile hayretler içinde "Bünyen çok
kuvvetliymiş, mikrobu yendin" sözü hala kulaklarındaydı Ali’ nin.
Kader O’ nu sevdiklerinden ayırmış ama hayata güçlü bakmayı öğretmişti.
Çalışkandı. Tuttuğunu koparan, girişken, yardımsever bir yapıya
sahipti. Küçük yaşta başlamıştı sigara içmeye. Otuz yaşına kadar içmiş,
bir arkadaşıyla girdiği iddia sonucunda bırakmıştı tek dostu bildiği
sigarayı. Bırakmıştı bırakmasına ama yaşamı boyunca kronik bronşitli
biri olarak yanında taşıyacaktı verdiği zararları. Biz çocuklarına bazen
kızacak "Ben zararını çok gördüm, içtiğinizi görürsem burnunuza
sokarım" diyecek kadar nefret edecekti sigaradan. O zamanlar karışmasına
kızıyorduk. Gençlik hevesiyle iyi bir şey yapıyoruz zannedip, aslında
kendi tecrübesiyle ve gördüğü zararıyla bizlerin de aynı kötülüklere
maruz kalmamamız için yaptığını anlayamadık.
Gururlanarak anlatırdı ikinci sefer askerlik yapmasını. İlkinde
iki yıl, sonrakinde iki yıl olmak üzere toplam dört yıl vatana hizmet
etmişti. O yıllarda çok ihtiyaç vardı. Asker yoktu. Ordunun toparlanması
için asker açığını böyle kapatabiliyorlardı. İkinci gidişinde şoförlüğü
öğrenmiş, ehliyetini almış, ileride mesleği olacak bir altın bilezik
takmıştı koluna. Köye döndüğünde geri kalan yakınları onu baş göz etmeye
çalışmışlar, ta ki Fato’suyla karşılaşana kadar, hayatına bekar olarak
devam etmişti Ali. Uzaktan akrabası olan Abdullah ALPÜSTÜN daha önceden
Alpulu Şeker Fabrikasında çalışmaya başlamış, Ali’nin de şoför olarak
işe alınmasına yardımcı olmuştu. Onun bu iyiliğini hiç unutmayan Ali,
minnetini her zaman belli etmiş, Abdullah ALPÜSTÜN’ e son nefesine dek
yardımlarını esirgememişti.
Vefa borcunu bizlere de aşılamış, her zaman yardımsever olmayı,
büyüklere saygılı davranmayı, yemeğini paylaşmayı öğretmişti. Öldükten
sonra sadece mal mülk bırakılmaz geriye, esas miras bu öğrendiğimiz
güzel vasıflardır. Diğerlerini bir gecede kaybedebilirsin ama güzel huyu
nesiller boyu devam ettirebilirsin. Yetim Ali’ nin öğrettiği değerleri
şimdi ben de çocuklarıma öğretiyorum. Yıllar sonra yetim Ali ve Fatosu
köydeki bütün haklarından vazgeçecek, hiç birini almayacaklardı. Tok
gözlü olmak böyle bir şey işte. Onların zenginlikleri gönülleriydi.
Öldüklerinde çok zengin olarak götürdüler yüreklerini, eş-dost, arkadaş,
iyilik, güler yüz tabutlarından taşıyordu adeta. Yetim Ali ile anısı
olmayan, Fato’ nun yemeğini yemeyen yoktur hemen hemen.
Aklıma bizlere anlattığı bir anısı geldi hemencecik. Fabrikanın
garajında arabayı tamir ederken bir arkadaşı geliyor paraya sıkışmış,
istediği miktar kadarmış Ali’ nin parası ama hiç düşünmeden vermiş.
Arkadaşı gittikten sonra arabanın altına inmiş işine devam etmek için,
bir bakmış verdiği para kadar yerde duruyor ne bir eksik ne bir fazla.
Allah’ ın büyüklüğüne bir kez daha gözleriyle şahit olmuş. Daha sonra
arkadaşı borcunu vermeye geldiğinde ona da anlatmış, arkadaşı çok
duygulanmış ağlayarak “sen beni boş çevirmedin, Allah' da seni mağdur
etmedi” diyerek sarılmışlar birbirlerine… Dostluklar böyleydi, kolay
kazanılıp bozuk para gibi harcanmıyordu Ali’ nin zamanında.
Ali
Fato’ suyla evlenip Çiftlik köyden Alpullu’ ya geldiğinde Samafor
mahallesinde, bakkal nenenin tek göz odalı rezidansında oturmaya
başlamışlardı. Bakkal nene pazarda incik boncuk satarak bu tek göz odalı
evleri yapıp kiraya veriyordu. Fabrikada çalışmaya başlayan yeni evli
çiftler bu tek göz odalarda yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlardı. Ali
ve Fatosu , hiç bilmediği yiğit babasının adını koyacağı ilk çocukları
Demir Timur, arkasından da ikinci oğlu Doğan’a sahip olmuşlar, aynı
şartlarda yaşayan komşularıyla güzel dostluklar kurmuşlar, köy hayatından sonra kasabada ki yeni yaşama ayak uydurmaya çalışmışlardı. Fato' nun en sevdiği şarkı..Kara kaşlı Ali' sine hitabettiği "ALİŞİMİN KAŞLARI KARE SEN AÇTIN SİNEME YARE" yıllarca dilinden, gönlünden düşmeyecekti...
Üç dört sene sonra fabrika lojmanı olarak efsaneleşmiş SARAY adlı
binaya taşınacaklar, çok özel dostlarla çok güzel anılara sahip
olacaklardı. Alpullu Şeker Fabrikasında çalışıp Saray da oturmayan
yoktur, herkesin yolu mutlaka oradan geçer. Haftaya saray anılarımızda buluşmak dileğiyle hoşça kalın sevgili dostlarım….
Ali’ nin bütün ailesi dedesi, babaannesi, amcası, yengesi ve onun gibi yetim kalmış Abdullah ağabeyiydi.
Mübadele gereği ülkelerine gönderilen Yunanlılardan boşalan evlere
muhacırları yerleştiriyorlardı. Manisa bölgesinde gösterilen yeri
istememişler, daha önce gelen tanıdıkları Trakya Bölgesine yerleştikleri
için onların yanına gitmeyi tercih etmişlerdi. Akılları hala geride
bıraktıkları yerlerinde yurtlarındaydı. Hiç olmazsa tanıdıkları
insanların yanında olacaklar, yüreklerini dağlayan acılarını paylaşıp,
belki bir nebze azaltacaklardı. Öyle de oldu. Tanıdıkları onlara kucak
açtı. Trakya yakındı Selanik’e. Belki tekrar dönebiliriz umuduyla
gelmişlerdi aslında buraya.Hep içlerinde kalacaktı hevesleri, bir daha
asla geriye dönemeyeceklerdi.
Akrabalarının
da yardımıyla sonradan çok sevecekleri küçük ve sevimli bir köy olan
Seyitler’e (şimdiki adı Çiftlikköy) yerleşmişlerdi. Devletin verdiği
tarlalarda var güçleriyle durmadan çalışmaya başlamışlar, biraz da büyük
ve küçükbaş hayvan edinmişlerdi. Kadın-erkek hep birlikte canla başla
tarla sürüyor, çapalıyor, ekin ekiyorlardı.
Babaanneleri Ali’ ye ve amcasının oğlu Abdullah’a hem analık hem
babalık yapmış, yetim olmalarını onlara hiç hissettirmemeye çalışmış,
geceleri koynunda yatırmış, bıkmadan usanmadan analarının ne kadar
güzel, babalarının ne kadar yiğit olduğunu anlatarak uyutmuştu. Sadece
onlara değil diğer insanlara da ilaçlar yapar, dertlerine derman,
yaralarına merhem olurmuş bu kocaman yürekli kadın. Sadece kendi derdine
çare bulamamış. Ölümü Ali’ yi bir kez daha yetim koymuş bu koca
dünyada. Küçük bir çocuktan, büyük bir adam olmayı öğretmiş kader. Onu
bize her anlatışında hayran olurdum bir kez daha. Seyitler tren
istasyonunda toplanan köylüler dumanı tüte tüte gelen treni görünce
heyecandan yerlerinde duramaz oldular. Yetim Ali, şaşkın şaşkın olan
biteni anlamaya çalışırken, ‘Te işte orda! Göründü, bakın bakın!!!’
sesleri çoğalmaya başlamıştı bile…Tren durmayacaktı. Yalnızca yavaşladı.
O’nun yüzünü biraz da olsa görebilmek için neler vermezlerdi.
O deniz mavisi gözleri, insanın içine bir ok gibi saplanan delici
bakışları ile ezilmiş, katledilmiş, yerlerinden yurtlarından atılmaya
çalışılmış yüce Türk halkına zafer kazandırmanın gururu ve yüzünde o
eşsiz tebessümüyle görünmüştü Mustafa Kemal ATATÜRK.
Kara
trenin camından selamlıyordu gavura ezdirmediği, çalışkan, zeki
milletini. Treni durdurup konuşmak isterdi elbet halkıyla ama O’nu
görebilmek için saatlerce ayakta bekleyen daha bir çok insan vardı başka
istasyonlarda. Görmüştü ya Ali Ata’sını, el sallamıştı ya… Büyüklerinin
gözünde gördüğü yaşların aynısı, onun gri mavi gözlerinden de
süzülüyordu yanağına hıçkırıklarının eşliğinde, uzaklaşırken dumanını
savurarak tren düdüğünü öttürdü acı acı… O’nun deyişiyle ‘Hiç
unutmam’ derdi, ‘cemalini’ . Çocukların hafızalarında yer etmiş ender
resimler vardır. Yetim Ali’nin de gözünün önünden hiç gitmeyen resimdir;
Atatürk’ün trenle geçerken camdan halkını selamlayışı. Ali yıllar sonra
10 Kasım 1938’de, saat 9’u 5 geçe bir kez daha yetim kalacaktı; ‘Benim
nacizane vücudum elbet bir gün toprak olacaktır fakat Türkiye
Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktır.’ diyen Atatürk’ün ölümüyle.
1912
yılı Balkan Harbi’nin sonuydu. Selanik’in Doyran Kasabası’nda o
yıllarda doğmuş bir çok şanssız çocuk gibi gözlerini savaşa açmıştı.
Savaşın acı izlerini ömrü boyunca yüreğinde taşıyacağını bilmiyordu.
O
daha doğmadan önce babası ve iki amcası gönüllü olarak savaşa
katılmışlardı. Balkanlar’daki Türkleri istemiyor, evlerini barklarını
bırakıp gitmeleri için işkenceler yapıyor, her türlü eziyeti reva
görüyorlardı.
Babası ve iki amcası esir düşmüş götürülürken, bir amcası arkada
kalarak kaçmayı başarmış fakat ne yazık ki babası ve diğer amcası haince
kurşuna dizilmişlerdi. Kaçmayı başaran amcası bir şekilde köyüne ,
ailesinin yanına dönebilmişti. Geriye dönemeyenlerin akıbetinin ne
olduğu ise ortadaydı. Babası öldürüldüğünde annesi ona hamileydi. Dedesi ve babaannesi güngörmüş geçirmiş insanlardı. Varlıklı sayılırlardı. Hayvanları,
tarla, bağ bahçeleri iyiceydi. Fakat savaş başladığında ne huzurları
kalmıştı ne de iş görecek güçleri, moralleri. Bir de üstüne üstlük
yitirdikleri, canlarından çok sevdikleri evlatlarının acıları
kavuruyordu içlerini. Karınlarında babasız dünyaya getirecekleri
bebelerinin sevincini yaşayamayan gencecik, ay parçası gibi güzel
gelinler, içlerinde yaşadıkları fırtınaları yağmur gibi biriktirip, gece
olupda yatağa yattıklarında gözyaşlarının sele dönüşünü
engelleyemiyorlardı. Gizli gizli konuşur olmuşlardı şehit düşmüş
yiğitleriyle. Benzer günler geceler birbirini kovalarken iki yiğidin de
nur topu gibi iki erkek evlatları dünyaya geldi. Biri Abdullah diğeri
Ali…
Demir’den
olma, Pembe’den doğma Ali… Garibim Ali, kader bir kere vurmaya gördü mü
bir daha peşini bırakmaz oldu. Güzeller güzeli anası da babasının
üzüntüsüne dayanamamış, bırakıp gitmişti onu istemeyerek dünyada bir
başına. Altı aylık bebekken babaannesinin kollarında uğurlamıştı
anacığını da son yolculuğuna. Annesinden aldığı gri-mavi gözleri
hiddetli bakacaktı bundan sonra dünyaya.
Bundan sonra onu büyütecek olan babaannesinin göğsünden Allah
tarafından süt gelmiş, yetim Ali’yi emzirmiş, el üstünde tutup sırtında
gezdirmişti. Zorluklarla geçen çocukluğu, Osmanlı 1915'te 1. Dünya
Savaşı’na girdikten sonra İzmir’e ilk gelişlerine kadar Doyran’da devam
etti.
Küçük
olduğu için o yılları hatırlayamıyordu. Savaş sona erdikten sonra
1918-1919’da tekrar Selanik’e geri döndüler. Köylerine bir daha hiç
gidemediler. Mübadele zamanı 1923’ten sonra Lozan Antlaşması gereği
Türkiye’deki Yunanlılarla, oradaki Türklerin yer değiştirmesine karar
verilene kadar Selanik’te yaşadılar. 1923’ten sonra İzmir’e ikinci kez
gelişinde on yaşındaydı Ali.
Gemilerle gelmişlerdi. Artık güvende olacaklardı ; Atatürk’ün kurduğu
cumhuriyet kokan bu güzel vatanda. Gri-mavi gözleri umutla bakıyordu.
Yunanın denize dökülüşüne tanıklık edecek, yıllar sonra çocuklarına
gururla anlatacaktı. 1934’te soyadı kanunu kabul edildikten beş ay
sonra, Mustafa Kemal’e ATATÜRK soyadı verildi. Daha sonraları Tolga
soyadını alan yetim Ali, benim canım babam, Ali TOLGA’dır. Her
anlattığında ağlayarak dinlediğim anılarını yazarken de gözyaşlarımı
tutamadım babacığım.
Geçen haftasizlere Alpullu Şeker Fabrikasının pancar rezervinin ne kadar çokolduğundan , kamyonların metrelerce kuyruk oluşturduğundan bahsetmiştim hatırlarsanız.
İlkokulöğrencisiydim
hiç unutmuyorum, öğretmenimiz bütün sınıfı fabrikayı gezdirmeye
götüreceğini söylemişti. Hepimiz çok sevinmiştik. O zamana kadar
fabrikanın içini , nasıl çalıştığını , pancarların nasıl şekere
dönüştüğünü görmemiştim. Safinazöğretmenimiz
bütün sınıfı sıraya dizdi ve büyük bir nizam içinde fabrikaya kadar
yürüdük. Yol boyunca orada nasıl davranmamız gerektiğini , anlatılanları
iyi dinlememizi , daha sonrasoru soracağını söyledi.
Hepimiz
çok heyecanlıydık. Fabrikaya öyle elini kolunu sallayarak istediğin
zaman girip gezemezdin. Öğretmenimiz telefon edip izin almıştı. Giriş
kapısında bir görevli karşıladı bizi.Kim bilir kaçıncı kez fabrikayı gezdirecek ve anlatacaktı ama sanki ilk kezanlatıyormuş gibi heyecanla ve büyük bir zevkle , görevini yerine getiren bu amcaya ; çok imrenmiştim o zaman.
Fabrika gezimize dış bölümden başlamıştık. Pancarlar kamyonlardan
silolara boşaltılıyordu. Su vasıtasıyla kanallardan havuzlara giriyor
aynı zamanda da
yıkanıyor , pancar bıçaklarına geliyor orada rendeleniyordu . Divizyon
denilen kazanlarda şerbeti alınıyor , posası küspe olarak başka bir yere
atılıyordu. Suyuşeker
kazanlarında kaynatılarak toz şekere dönüşüyordu. Tabii önce toz şeker
oluşuyor sonra vakumla çekilip makinelerde pres yapılıyor ve kalıplarla
kesilip kesme şeker meydana getiriliyordu.
Benim için en zevkli bölümü paketlemeydi. Kesme şekerler bantların üzerinde yürüyen merdivende dizilmiş insanlar gibi gelirken , sanki bütün işi onlar yapmış da yorgunluktan helak olmuş gibi söyleniyorlardı "oh çok şükür…nihayet çıkıyoruz..."
Bütün bu işlemleri hayretle izlerken o çok sevdiğimiz şekerin
oluşumunda, makinelerin yanı sıra insan gücünün ve emeğinin de ne kadar
büyük olduğunu öğrenmiş olduk. Sıcaktan önünde durulması imkansızmış
gibi görünen o koskocaman şeker kazanlarının başında çalışan , başta
değerli kayınpederim ustabaşı Saim Poşpoş olmak üzere bütün emekçilerin
ellerinden saygıyla öpüyor , çocuklarını okutabilmek için döktüklerialın terlerine helal olsun diyorum.
İşte böyle sevgili dostlar… Alpullu Şeker Fabrikasındaki gezimizi ,
bilenlerin anılarını tazelemek , bilmeyenleri bilgilendirmek üzere
tamamlamış bulunuyorum. Ben yazarken gerçekten o günleri o anlarıyaşıyorumsizlere de biraz olsun aynı hisleri yaşatabiliyorsam ne mutlu bana. Bu güzelve
aynı zamanda eğitici geziyi tertip eden çok sevdiğim öğretmenim Safinaz
Altınel’e Allah’tan gani gani rahmet diliyorum , nur içinde yat güzel
insan.